şiir siir şiirler siirler vesaire

10 Şubat 2009 Salı

Yol

Oturdum
Oturmaktayım
Sanki bin yılların uykusu sarmış bedenimi
Ruhlar bana doğru sesleri yakın
Sakince
Bekliyorum

Ne zaman doğmuştum ki şimdi ölüyorum
Yarın olsa ne farkeder ayrı konu
Ne zaman yaşadım ben
Ben yaşadım mı
Hatırlamıyorum

Bir bebek vardı
Bebekken bir ruya
Kendi kendime konuşurdum evet

Evlenmiş miydim peki sevmiş miydim de
İş yapar mıydım işe yarar mıydım
Biri sevmiş miydi beni

Ne zaman ateşim söndü
Hep boşluk muydu etrafım
Boşuna mıydı aldığım verdiğim nefes
Caddeler yollar ve evler
Kavgam kendime
Ve tek başıma

Durun
Hele durun bir
Ben kimdim
Bana soracaklardır bunu
Biliyorum

1 Şubat 2009 Pazar

Eski bir yazımdan...

"...Derken bir kelebek kanat
çırptı bir yerlerde, camdan yapılmış bir kule gibi "gaia" çöküverdi.
Tam da "dem bu demdir" demişti Yonca, tam da rüya tefsirlerini
okumaya çalışıyordum ağırdan. "An bu andır" deyip bir de yazı
karalamıştım ki post tuşunun send tuşuna hile ile galebe gelmesi ile
kayboldu sanalın derinliklerinde. Ha bi daha dedim, "an o an" değildi.

Alev Hanım lütfedip açıklayıcı bir yazı göndermişler, sağ olsunlar.
Asya'nın gök tarafından döllenmesi olayının kesin olarak ırki ya da
coğrafi algılamama gerektiğine dair. Ki gerçekten de öyle
düşünüyorum, yanlış anlatmışım ki yanlış anlaşılmış.

Hiç birimiz diğerimizin tıpkısı değiliz. Her birimizin ayrı
patikası var ömrünce gideceği. Lakin bir an geliyor, meydanda kılıç
kuşanan iki safa indirgeniyor. Ve farklı patikanın insanları
saflarını seçiyorlar o an. Zamanın tükettiği ömürler, safların
tükettiği ömürler, bir safı seçememenin tükettiği ömürler, yatakta
son bulan ölümler; yiğitlerin hiç hazzetmediği, kısacası ölümün hiç
ıskalamadığı biz ölümlüler. An bu yüzden "bu andır" mı acaba, yazım
bitinceye dek o "an" dan eser kalacak mı? Ölmek mi her işimize telaşı
sokan neden? Yoksa yarın ve sonraki günlerin "The final countdown"
olması mı bizi böylesine korkutan düşüncesiyle bile.

Her yer karanlık... Geri sayımın sonu. delta-t lerin hepsini
tüketmişim. Sonsuz küçükleri sonsuz kere toplamak matematikteki gibi
bize sonsuz ömür vermiyormuş meğer. Yedi tane minicik fotonu dahi
algılayabilip beyne iletebilen sinirlerim ve gözlerim için demler
bitmiş. Nice sorup da cevabını bulamadığım/bilemediklerimi üstüme
toprak atanlara miras bırakmışım, kime ne? Dostumun gözünden dökülen
yaşlar toprağa değerken yarın öbür gün doğacak sevinçlerin tohumları
da saçılıyor. Demlerin hepsi onlara miras artık. Belki
şimdi "gerçekten" değil bunlar, lakin rüya da değil. Hiç ölümlü bir
gerçek olur mu?"

21 Aralık 2008 Pazar

Noktalıvirgül

İzinden
Kayan yıldızlar gibi
Parlak ve bir an
Göklerin büyüsü
Senin izinden
İzninle
Geleceğim

Teninden
Yeni doğan gibi
Pak sade parlak
Mucizenin kokusu
Teninde
Bileceğim

Düğümden
Her şeyi bilip beni bilip
Benim bir bilemeyip
Bildiğim gibi olmayıp
Yine de bildiğimden
Tek senden
Yalnız senden
Hayat denen
Düğümden çözeceğim

Kalmayacak şiir
Kalmayacak mana ve sır
Yetersiz bilgi
Ve hiç bir kir
Günahlarım kalmayacak
Olmayacak hiç bir şüphe
Gözyaşlarım cansuyum
Pişmanlığım ocağım
Yoldaşım hüznüm kuruntum yokluğum umudum hezeyanlar ve fikir
Kalmayacak

Şiir sensin
Bileceğim

15 Aralık 2008 Pazartesi

Niyazi

Oturma odası
Üç koltuk
İki adam ve ortak dertleri
Sessizce anlaşan
Boş bakışlar sımsıkı kenetli dudaklar

Erkek adam demeseler onlara
Birkaç damla yaş da olacak da

Kurtarmaktı dünyayı oysa kızıl elma
Kurtulmaktı zalimin elinden
Kurtaramamışlar işte beni bile
Zalimin elinde kalmışım kefensiz

Düşler büyük olmasa
Ölmek nihayetinde
Allahın emri

Dediğim hani
Bari okunsa bir kaç dua
Bir fatiha


16 Ekim 2008 Perşembe

Duru iki

Durdu dünya kuyudatı

Küçük şehir hayatı
Fotografta bir dükkan önü tavla sehpası
Ve de sıkılgan gülüşmeler
Cümleler dert yükü
Gelmeyen müşteriler
Satın alamayacakları reklamlar
Büyük şehir insanı gibi
Altın parıltılı tasmaların çekim gücü


Gelen giden tanıdık
Baba yadigarı yaşlı amca geçer kapıdan
Arabalar geçmekte yelkenli hızında

Kepenk sesleri akşama doğru
Güneş batmamıştır henüz
Bugün vade dolmamışsa
Atılacak zar ve dönecek felek çarkları yarın yeniden
Yeniden aynı güne uyanmak
Küçük şehir insanına özgü olsa gerek

Sakince beklemek ölümü şehir gibi
Toplamı sıfır olan oyuna
Bilmeden tevazu
Kimi zaman bilmek
Sabırla
Ve arifçe bekleyebilmek

Minareye tek salada musallada tek ceset
Doğan güne bir ebelik iş çıkar buralarda
Ve de kimi zaman ölü doğar bu topraklarda bebek






4 Ekim 2008 Cumartesi

Duru

Bir sürü yükselir sazlardan sakin
Neyzen üflemektedir rüzgarı göğe
Dersin böyle midir ölüm
Hatta fırsat bulup aşkı tatmak bile

Laciverte çizgili kırmızı ufku tarayan gözlerin
Ölümü aşkı müziğe katıp uçuşan yüreciğim
Buluşsa da sonra okunsa sala
Ve bitse bu perdedeki replik
Varsın solsun bedenim

Kimin fikriydi bitirmek masumiyet okulunu
Kocaman olmak ve küçülmesi her şeyin
Anlamak marifet mi
Anladığını sanmak ya da
Göz bebeğindeki merak değil miydi bana yaşamalı kılan yerküreyi
Cıvıldayan

Sen misin
Hayal meyal önümde duran
Hayalimde olup hakikisi yalan
Hakikati ölmüş mü ne
Nafile esas bende büyük talan

Sevgilim
Gözlerinden öperim

21 Eylül 2008 Pazar

Sonsuz

Yelken ve direk bir tahta gemi
Uçsuz maviliğe başkaldırır ve götürür beni
Suyun dibi ne gariptir
Nefesimi keser mavinin renkleri
Yüzüm gülmeye dönük son nefesimden bir önceki

Rüyadan gemiye dönüşüm
Kalemi alışım
Kağıt ve güneş
Boşlukta sesler
Mavi kaybolmadan yüreğimden
Yazıya bunlardır son dökülenler

Karanlıkta hezeyanlar tahtanın üstüne uzanmışım
Uzanıp içime kıvrılmışım
Kükreyişler
Dalgalar ve siyah pelerinler
Yanlızlık kendimi bulamadan geçen bin yıl saatler

Sabaha kitlenmiş benliğim
Bu sefer de sabaha çıkabilecek miyim

Fırtınada sahibine kurban ettiğim
Gemim direğim ve yelkenim
Sabahın kör ufkunda bir vücut
Belleği yitik
Mavilikler çölünde yenik ve bitik
Yüzünde gülümseme dün geceden kalan
Tahtaya tutunmuş sorar gibi yok mu kurtaran